HADİSLERİN YAZILMA SÜRECİ

HADİSLERİN YAZILMA SÜRECİ

Hadisler, ezberleme, yazma, toplama (tedvin) ve tasnif etme (sınıflandırma) şeklinde dört ayrı işlemle korunmuştur. Ezberleme ve yazma işlemleri, Efendimiz döneminden itibaren ilk birinci asırda başvurulan iki yöntem olmuştur. Ardından yazılan hadisleri toplama dönemi gelmiş ve bu, ikinci asrın ortalarına kadar sürmüştür. Ardından tasnif dönemi başlamış, hadisler konularına göre bölümlere ayrılarak kitaplara geçirilmiştir.[1] 

İlk ezberleme ve yazma dönemine baktğımızda şu özellikler öne çıkar: Belazuri’nin nakline göre Kureyş’ten ancak 17 kişi okuma yazma biliyordu. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah bunlardan bazılarıdır.[2] Buradan da anlaşılıyor ki, o dönemki toplumda sözlü kültür hakimdi. Sözlü kültürün hakim olduğu yerde hafızaların ne derece kuvvetli olacağı açıktır. Nitekim Arap toplumunda ezberinden yüzlerce beyit okuyan insanların sayısı az değildir. Bunlar, neseplerini, şiirlerini, konuşma ve menkıbelerini hep ezberleyerek aktarmışlardır. O zamanlar böyle bir gelenek oluşmuştu. Bu insanlar zamanı gelince bu hafıza kuvvetlerini Kur’an ve hadisleri ezberlemekte kullanmışlardır.

Sahabe, hadisleri ezberliyor ve aralarında müzakere ediyorlardı. Eğer bir münakaşa olursa, Allah Resulüne danışıyor ve doğrusunu öğreniyorlardı. Mesela Hz. Ömer, bir sahabinin Furkan suresini farklı okuduğunu duyunca tutup Allah Resulüne getirmiş, Allah Resulü de iki okuyuşun da doğru olduğunu, Allah’ın Kuran’ı yedi harf (kıraat) üzere indirdiğini beyan etmiştir.[3]

Sahabedeki bu davranış, şu ayetin de tatbikiydi: “Eğer bir meselede ihtilafa düşerseniz, onu Allah ve Resulü’ne götürün.” (Nisa, 59). O gün bu ayet birebir Kur’an’a ve Allah Resulüne meseleyi bizzat arz etmekle gerçekleşiyordu. Efendimiz’den  sonra ise bu pratik, Kur’an ve hadislere müracaat şeklinde tecelli etmiştir. Evet, bugün bir meseleyi Allah ve Resulüne götürmek demek, Kuran ve Sünnete (hadislere) müracaat etmek demektir.

Sahabenin önemli bir kısmı, Allah Resulü’nün söz fiil ve tasdiklerini ezberlemeye ve aralarında müzakere etmeye başladılar. Aynı zamanda bu ezberlerini başkalarına nakletmeye de çalışıyorlardı. Medine dışından gelenler, ashab-ı suffedeki sahabeden hadis öğreniyorlardı.

Allah Resulü de, sahabeyi hadis rivayetine teşvik ediyor ve şöyle diyordu: Allah, bizden bir hadis ezberleyip onu nakledenin yüzünü ak etsin. Nice ilim taşıyanlar vardır ki, o ilmi daha iyi anlayana naklederler. Nice ilim taşıyanlar da vardır ki, taşıdığı ilmin fakîhi (derin anlayanı) değildir.[4]

Hazreti Ömer başta olmak üzere bazı sahabilerin sözlü olarak çok hadis rivayetini tercih etmemeleri hatta kısmen yasaklamaları, hadis rivayetini önlemek değil, hadisin içine başka sözlerin karışmasını engellemek içindir. Gösterilen hassasiyet, yapılan işi engelleyici değil, sağlama bağlayıcı bir hassasiyettir. Nitekim Efendimiz de (sas) başlarda yazının az bilinmesi ya da Kuran ile karıştırılması endişesinden dolayı hadislerin yazılmasını yasaklamış daha sonra sahabe Kur’an’ın da hadislerinde üslubuna alıştığı için serbest bırakmıştır. Nitekim Abdullah b. Amr’a bu konuda geniş yetki verdiğine dair rivayet meşhur olmuştur.[5] Efendimizin hadisleri yazma yasağının yazıyı iyi bilmeyenlerle, yazma izninin de yazıyı bilenlerle alakalı olduğunu belirtenler de vardır.[6]

Efendimiz döneminde hadisler yazıdan ziyade sözlü olarak nakledilmiştir. Fakat bu durum, hadislerin hiç yazılmadığı manasına gelmez. O dönemde yazıya geçirilen pek çok hadis vardır. Bunların başında Efendimiz’in diplomatik mektupları gelir. Bizans İmparatoru, Kisra, Mukavkıs ve Necaşi’ye yazılan mektuplar, hem diplomasi hem de hadis ilmi açısından önemli birer belgedir. Sadece bunlar değil, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Medine anlaşması gibi yeni anlaşmalar, arazi hükümleri, zekat, İslam’a davet, memur tayinleri, eman ve tavsiye mektupları gibi daha farklı konularda da mektuplar yazdırmıştır.[7] Bunlar hadislerin tedvin edildiği döneme kadar yazılı olarak aktarılmıştır.

Elliden fazla sahabinin hadis yazdığı bilinmektedir. Hazreti Ebu Bekir’in 500 kadar hadisi yazdığı, fakat daha sonra bunu yaktırdığı Hazreti Aişe yoluyla nakledilmiştir. Bunun sebebi, kendisine hadis rivayet edenlerin tam sıhhatli rivayette bulunamamış olmaları ihtimaliydi.[8] Hazreti Ömer’in de bir sünen (fıkıh konularına göre taksim edilmiş hadis kitabı) yazmak istediği, sahabeyle bu konuda istişare ettiği, sahabenin muvafakatına rağmen daha sonra bu görüşünden vazgeçtiği bildirilmektedir. Hazreti Ömer, bunun sebebini açıklarken hadislerle meşguliyetin Kur’an’ı gölgeleyeceğinden korktuğunu belirtmiştir.[9] Fakat aynı Hazreti Ömer, bir hadisi kabul ederken şahit istemiştir. Bu da, onun aslında hadislerin yazılmasına külliyyen karşı olduğunu değil, hadislerin doğru nakledilmesi konusundaki hassasiyetini gösterir. Yoksa, Hazreti Ömer gibi bir sahabinin hadislerin kesinlikle rivayet edilmemesi gerektiğini düşünmesi imkansızdır.

Hz. Ali, Hz. Semure b. Cündeb, Hz. Ebu Hureyre, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Sa’d b. Ubade kendilerine ait hadis kitapçıkları oluşturan sahabilerdendi. Bu kitapçıklar daha sonra ya nesilleri ya da talebeleri tarafından nakledilmiştir.

Sahabe arasında en çok yazan Hz. Abdullah b. Amr b. Âs idi. Yazdığı hadislerin sayısını bilmemekle beraber, onun “Her duyduğumu yazıyordum” demesine bakılırsa, oldukça çok hadis yazdığı kanaatine varılabilir. Onun yazdıklarından pek çok sahabe ve tabiin imamı rivayette bulunmuştur.

Hazreti Cabir b. Abdullah’ın da rivayet ettiği hadislerin toplandığı bir sahife vardı. Bu sahifeyi bizzat kendisinin yazıp yazmadığı ihtilaflı olmakla beraber, onun rivayet ettiği pek çok hadisin, kendi adıyla meşhur olan sahifede bulunduğu konusunda şüphe yoktur. Bu sahifeden pek çok hadis alimi rivayette bulunmuştur.

Hadislerin Yayılması

Sahabenin hadis ezberleyip yazmaları, daha sonra etraftaki şehirlere giderek oralarda hadis nakletmeleri, öğrencilerinin nakledilen hadisleri yazmaları sayesinde hadisler kısa zamanda belli merkezlere yayılma imkanını bulmuştur. Bu sayede belli ilim merkezleri oluşmuştur. Medine ve Mekke başta olmak üzere Kûfe, Basra, Şam ve Mısır bu merkezlerdendir. Hadisler, onları ezberleyen ve yazan sahabe tarafından bu merkezlerde toplansa da bütün hadislerin bir külliyat içinde toplanması söz konusu değildi. Her sahabi, bildiği ve yazdığı ile amel ediyordu.

Bu merkezlerde Kur’an’ın yanında bilinen hadislere bağlı olarak çeşitli içtihatlar yapıldı, fetvalar verildi. Fakat zamanla çeşitli meseleler ortaya çıkmaya ve mevcut rivayetler ya da rivayetlerin yorumları yeterli olmamaya başlayınca, farklı rivayetlerin ve yorumcuların bulunduğu şehirlere hadis yolculukları yapılmaya başlandı.

 

Hadis Uydurma Faaliyetleri ve Cerh-Tadil İlmi

Bu arada, hadis ilminin doğup büyümesine, rivayetlerin çoğalmasına, hadis yolculuklarının artmasına paralel olarak hadis uydurma faaliyetleri de kendini hissettiremeye başladı. Hazreti Osman’ın şehadetinden sonra Haricî ve Şii şeklinde iki grup ortaya çıktı, bunlardan özellikle Şiiler, hadis uydurmada başı çektiler. Haricîlerin ise hadis uydurduğuna dair sağlam bir delil yoktur. Bilakis, onların rivayetleri diğer itikadî fırkalara nazaran daha güvenilir bulunmuştur.[10] Daha sonra hadis uydurma faaliyeti, zamanla ve değişik sebeplerle yayılmaya yüz tuttu. Hadis uydurmanın sebepleri arasında siyasi ve itikadi ihtilaflar, belde, mezhep ve ırk taassubu, İslam düşmanlığı, bazı amellere teşvik etme, bazı günahlardan sakındırma düşüncesi gibi unsurlar sayılabilir.

Hadis uydurma faaliyetlerine paralel olarak cerh ve tadil isminde bir faaliyet de başladı. Cerh, hadisleri rivayet eden ravilerin kusurlarını, onların rivayetlerine dikkat edilmesini, tadil ise ravilerin faziletlerini dolayısıyla da rivayetlerine güvenilebileceğini ortaya koyuyordu. Sahabenin önemli alimlerinden İbn Abbas Hazretleri (v. 68), kendi döneminde hadis uydurma faaliyetlerinin başlamasından dolayı her hadisi alıp kabul etmediklerini beyan ediyor ve cerh tadilin çok erken dönemde başladığını ortaya koyuyordu. Tabiîn alimlerinden Muhammed b. Sîrîn (v. 110), “Hadis ilmi dindir. Dininizi kimden aldığınıza dikkat edin.” diyerek, önemli bir tembihte bulunuyordu.

Cerh ve Tadil ilmi, sadece hadis uydurma faaliyetine karşı ortaya çıkmış bir ilim değildir. O, aynı zamanda ravilerin dinî yaşayışlarını ve beşerî hallerini de konu edinir ve araştırır. Onları, haram helal hassasiyetinden, hafızalarının güçlü olup olmamasına, rivayet ettikleri kişilerle görüşüp görüşmemelerinden, meşgul oldukları mesleğe ve ihtiyarlık hallerine kadar pek çok yönden tenkide tabi tutar. Bu tenkitler kısaca iki kelime altında toplanır: Adalet ve Zapt.

Adalet, hadis rivayet eden kişinin dinî yaşantısını ve ahlakını ifade eder. Mesela ravinin yalan söylememesini, yalancı olarak bilinmemesini bize bu kelime anlatır. Zapt ise, ravinin hadisi yazıp ezberlemesinden başkalarına nakletmesine kadarki süreçte her hangi bir hafıza kaybı, unutma, vehim, karıştırma gibi haller yaşamadığını bildirir. Adalet de zabt da ravi için vazgeçilmez iki şarttır. Adalet ve  zapt yönünden sağlam olan hadislere sahih hadis denir. Bu tabir, cerh ve tadil hareketiyle beraber ortaya çıkmış ve kullanılmış bir hadis ıstılahıdır.

Hadis ilminde, sahih hadisin önemli bir özelliği de sağlam, kesintisiz bir senede sahip olmasıdır. Sened, hadisin Peygamber Efendimiz’den son raviye kadar geldiği nakil zincirini ifade eder. Bu kavram da yine cerh ve tadil ilmiyle beraber var olmuş, bilhassa Muhammed b. Sîrîn gibi, İbn Şihab ez-Zührî gibi büyük hadis imamları tarafından ehemmiyetle kullanılmıştır.

Bu arada hadisleri inkar eden, ravileri fıskla, yalancılıkla itham eden gruplar da ortaya çıkmıştır. Özellikle Mutezilenin farklı versiyonları olan Vasıliyye, Amiriyye, Hüzeliyye gibi fırkalar, kendi itikatlarına uymayan sahabenin hadis rivayetlerini inkar etmişler, bilhassa Cemel olayında adı geçen ve en çok hadis rivayet eden Hazreti Aişe, Hazreti Ali, Hazreti İbn Abbas gibi sahabilerin rivayetlerini kabul etmemişlerdir. Bunlar, müslüman toplumlara felsefi fikirleriyle zararlı oldukları gibi hadisleri ve hadisçileri inkarlarıyla da büyük bir fitneye sebebiyet vermişlerdir.  

 

Hadislerin Toplanması (Tedvin)

Gerek hadislerin dağınık olması, gerek hadis uydurma faaliyetleri ve buna karşılık cerh ve tadil ilminin ortaya çıkması, gerekse de hadis inkarcılarına karşı hadisler etrafında sağlam bir sur oluşturma düşüncesi, hadis alimlerini tedvin hareketine sevk etmiştir.

Efendimiz ve sahabe döneminde hadisler kısmen yazılsa bile bütün hadisleri bir araya toplama fikri oluşmamıştı. İbn Hacer’in tesbitiyle, hadislerin sahabe ve tabiîn döeminde tedvin ve tasnif edilmemesinin sebebi, Kur’an ile karışması korkusunun yanında, hafızalarının kuvvet ve genişliğiydi. En çok rivayet eden sahabelerden önemli bir kısmı kendilerine ait kitapçıklar yazmışlarsa da bu sadece kendi bildikleri duydukları hadislerle sınırlı kalıyor, bir başka sahabinin rivayet ettiği hadisi yazma ihtiyacı duymuyorlardı. Ayrı ayrı kitapçıklarda, sahifelerde yazılmış hadis metinleri sahabeden sonraki nesillere aktarıldı. Bu arada sözlü aktarım bütün kuvvet ve hassasiyetiyle devam ediyordu. Piyasada olan bütün hadisleri bir araya toplama ihtiyacı kendini bütün kuvvetiyle hissettirmeye başladı.

Hadisleri ilk tedvin eden İbn Şihab ez-Zührî’dir (v. 124). Kendisi güçlü bir hafızaya sahipti. Hafızama zarar verir diyerek ekşi şeyleri yemediği rivayet edilir. Zührî, Ömer b. Abdülaziz’in hadislerin zayi olacağı endişesiyle emri üzerine hadisleri toplamaya başladı. Kendisi küçüklüğünden beri hadis yazan ve ezberleyen biriydi. İlk olarak Allah Resulü’nden gelen sözleri kaydetti. Ardından sahabeden gelen sözleri de kaydetti. O dönemde hadis tedvin eden sadece İmam Zührî değildi. Daha başka hadis yazanlar da vardı. Zührî’nin yakın dostu Salih b. Keysan da bunlardan biriydi.

İmam Zührî, hadisleri yazıyor, yazdıklarını Ömer b. Abdülaziz’e gönderiyor, böylece yapılan ilmî faaliyet aynı zamanda resmî bir hüviyet de kazanıyordu. Ömer b. Abdülaziz’in aynı emri başka alim ve valilere de gönderdiği biliniyor. Ancak bunlar arasında en kapsamlı faaliyet İmam Zührî’ye aittir.

İmam Zührî’nin gayretleriyle büyük bir hadis külliyatı ortaya çıkmıştı. Ancak, basit bir sıralamayla yazıldığı ve tasnif edilmediği için aranan hadisleri bulmak zor oluyordu. Bu sebeple ikinci bir faaliyete ihtiyaç duyuldu. Bu faaliyet, tasnif faaliyetiydi.

Hadislerin Sınıflandırılması (Tasnif)

Hadisleri tasnif eden eserler hicrî ikinci asrın yarılarında yazılmaya başladı. Yani bunlar tedvin döneminin hemen akabinde yazıldı. İlk hadis tasnifi yapanlardan bazıları şöyledir: Said b. Cüreyc (v. 150), Ma’mer b. Râşid (v. 153), Sa’d b. Ebî Arûbe (v. 156),  Süfyan es-Sevrî (v. 161), Hammad b. Seleme (v. 167), İmam Malik (v. 179), Süfyan b. Uyeyne (v. 198), Abdullah b. Mübarek (v. 181), Abdürrezzak b. Hemmam (v. 211).

Bu ve diğer müelliflerin bütün yazmış oldukları eserler günümüze kadar gelmese de, gelenlere baktığımızda yazılanları beş grupta toplamak mümkündür:

  • Siyer ve Megazi eserleri: Efendimiz’in Mekke ve Medine’deki şahsî hayatını, ahlakını, şeklini, savaşlarını konu alan eserlerdir. Hadislerde olduğu gibi bu rivayetlerdeki haberler de senet zinciriyle beraber nakledilmiştir. Urve b. Zübeyr (v. 94), Amr b. Şürahbil (v. 103), bu konuda sadece iki örnektir.
  • Sünen kitapları: Fıkıh bablarına göre yazılmış ahkâm hadislerini ihtiva eden kitaplara sünen denir. İbadet, muamelat ve cezaları içine alır. Tamamı merfu (Peygamberimizin söz ve fiillerine dayandırılan) hadislerden oluşur. Mekhul (v. 112) ile Said b. Cüreyc (v. 150) bu tür eser müelliflerindendir.
  • Camiiler: Cami, sünenden daha geniş muhtevalı hadis kitabının adıdır. Ahlaka, yaradılışa, iman ve tevhid vs konulara dair de hadisler vardır. İlk Cami örneği, Ma’mer b. Raşid’e aittir (v. 153). Süfyan es-Sevrî (v. 161) ve Süfyan b. Uyeyne (v. 198) de Cami sahibidirler.
  • Musannefler: Sünen ile Cami arası bir muhtevaya sahip olan Musannefler daha ziyade ahkam hadislerini kapsarlar ve bu yönüyle daha çok Sünenlere benzerler. Hammad b. Seleme (v. 167) ile Vekî b. Cerrah’ın (v. 197) Musannefleri bu sahada iki örnektir.
  • Belirli bir konuya tahsis edilmiş Kitaplar. Bu eserlere özellikle Kitap ismi verilmşitir. Bu kitaplar Sünen ve Camilerin de kaynağını oluşturur. Hicrî ikinci asırda çeşitli alimlere ait zühd, cihad, tefsir, namaz, hac, dua vs konularında yazılmış müstakil kitaplar mevcuttur.

Ayrıca bu dönemde önemle zikredilmesi gereken bir eser daha vardır ki o da Malikî mezhebinin imamı İmam Malik’in el-Muvatta adlı eseridir. Peygamber Efendimizin (sas) söz, fiil ve ikrarları yanında sahabenin söz ve fetvalarını da içeren bu kitap, tasnif döneminin en önemli meyvelerinden olup, bir kısım alimlerce Buhari ve Müslim’in Sahih’leri ayarında, hatta bazılarınca onlardan daha üstün olarak kabul edilmiştir.

Kütüb-ü Sitte Dönemi ve Buhari

Hicrî üçüncü asra gelindiğinde artık sözlü ve yazılı olarak ortada toplanıp tasnif edilmiş büyük bir hadis külliyatı vardır. Sırada bunların daha sistemli ve titiz bir şekilde kaydedilmesine gelmiştir.  Kütüb-ü sitte adıyla meşhur altı kitabın müellifleri bu asırda söz konusu işi yüklenecek ve büyük bir vazife ifa edeceklerdir. Bu vazifeyi ifâda, o dönemde felsefenin tesiriyle aklı hakem kabul eden Mutezile’nin Hadis imamlarına saldırmaları, hadisleri toptan inkar etmeye kalkmalarının da tesiri olmuştur. Dini koruma gayretiyle harekete geçen müellifler, eserlerinde özel bab başlıklar açarak, bilhassa o gün tartışma sebebi olan konularla alakalı hadisleri de büyük bir titizlikle kaydetmişlerdir. 

Hicrî üçüncü asırda sadece kütüb-ü sitte yazılmamış, ikinci asırda yazılan Siye, Megazi ve Musannef gibi bazı eser türleri bu asırda da telif edilmeye devam etmiş, ayrıca Müsned gibi hadisleri, onları rivayet eden ravinin ismi altında toplayan farklı eserler de meydana getirilmiştir. Siyer ve Megazi eserlerine örnek olarak Vakıdî’nin (v. 207) Kitabü’l-megazî’si ile İbn Hişam’ın (v. 218) Sîre’si meşhurdur. Musanneflere, Abdürrezzak’ın (v. 211) Musannef’i ile İbn Ebî Şeybe’nin (v. 235) Musannefi iki meşhur örnektir.  

Müsnedlere gelince bunun ilk örneğinin Ebu Davud Tayalisî’nin (v. 204) rivayetlerinden oluşan eser olduğu rivayet edilir. Muhammed b. Yusuf el-Firyabî (v. 212) ile Yakub b. İbrahim ed-Devraki’nin (v. 252) Müsnedi diğer iki örnektir. Bu dönemde yazılan müsnedlerin sayısı tespit edilebildiği kadarıyla 50’den fazladır. Bunların en meşhuru Ahmed b. Hanbel’in (v. 241) meşhur el-Müsned adlı eseridir. Bu eser, İbn Hanbel’in yaklaşık 700 bin hadis arasından seçtiği 40 bin kadar hadisi ihtiva etmektedir. Bunlardan sadece bir kaç tanesi üzerinde şüphe bulunmakta olup onların hata sonucu kitaba girdiği ifad edilmiş ve Müsned’deki bütün hadislerin kaynağının belli olduğu ve hepsinin de ilim erbabı tarafından delil olarak kullanıldığı belirtilmiştir.[11]

Hicrî üçüncü asırda yazılan sünenlere baktığımızda, bu sahadaki eserlerin sayısı yaklaşık 14’tür. Bunların en meşhuru ise, sağlamlık derecesine göre Nesaî (v. 303), Ebu Davud (v. 275), Tirmizî (v. 279) ve İbn Mace’nin (v. 273) Sünenleridir.

Son olarak Cami’lere gelmiş oluyoruz. Hicrî üçüncü asırda yazılan en meşhur iki Cami, Buhari (v. 256) ile Müslim’in (v. 261) yazmış olduğu eserlerdir. Bunlardan Buhari ve onun el-Câmiu’s-sahîh adlı eseri hakkında biraz bilgi vermek istiyoruz: Buhara doğumlu olan Buhari, küçüklüğünden beri hadis yazmış ve ezberlemiştir. 18 yaşına geldiğinde Abdullah b. Mübarek ile Vekî b. Cerrah’ın eserlerini ezberlemiştir. Çıktığı ilim yolculuğunda, Suriye, Mısır, Basra, Kufe, Mekke ve Medine’de kalmış, kendi ifadesiyle hayatı boyunca 1000 kadar alimden hadis almış olup bu hadislerin hepsinin senedini bilmektedir. Hadisleri ezberlerken senetleriyle beraber ezberliyordu. Çok güçlü bir hafızası vardı. Bağdat muhaddislerinin, yüz hadisi senetlerini karıştırarak kendisine sormaları, onun da bunları hafızasından teker teker yerine yerleştirmesi meşhur bir olaydır.

Buhari’nin Sahih’i, Kur’an’dan sonra İslam’ın en muteber ikinci kaynağı olmuştur. Buhari bu eserine, toplamış olduğu 700 bin ya da ezbelemiş olduğu 100 bin sahih hadis arasından seçtiği yaklaşık 7397 hadisi almıştır. Bu da göstermektedir ki, sahih hadisler sadece Buhari’deki hadislerden ibaret değildir. Diğer bir yaklaşımla, Buhari bütün sahih hadisleri kitabında toplamak gibi bir niyet taşımamış, belli şartlara uyan hadisleri almıştır. Kitabın isminde yer alan müsned kelimesinden de anlaşıldığı üzere, hadislerin senedinde kopukluk olmamasına dikkat etmiştir. Dolayısıyla, Buhari’nin kimlerden hangi kaynaklardan beslendiği belli olduğu gibi, rivayet ettiği hadislerin Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) kadarki senet zincirinde kimlerin bulunduğu da malumdur. Bu sebeple, Buhari’deki hadislerin, Efendimiz’den iki buçur asır sonra kayda geçmiş olması ve içinde pek çok uydurma sözlerin bulunduğu gibi yanlış, yanıltıcı, önyargılı ve bilgisizce yapılan tenkitlerin hiç bir ilmî dayanağı olmadığı gibi, mantıken de geçersizdir.

Hadis Tenkitçileri

Hadis ilminin alt ürünlerinden biri de cerh ve tadil ilmi demiştik. Bununla kastedilen şey, hadisleri rivayet eden kişilerin artı eksi yönlerinin belirlenmesidir. Bu sahada pek çok alim yetişmiş ve çok sayıda eser telif edilmiştir. Bu eserlere baktığımızda hadisleri rivayet eden alimlerin ne tür özellik ve kişiliklere sahip olduklarını rahatlıkla görebiliriz. Eserlerde, eğer ravinin olumsuz bir durumu varsa bu rahatlıkla dile getirilmiş ve kayıtlara geçirilmiştir. Unutkanlık, açıktan günah işleme, yalancılık, hadisleri karıştırma gibi hafif ya da ağır, olumsuz yönde pek özellik tenkit edilmiş, hadislerin bu özelliklere alınıp alınmaması sağlanmıştır. Dolayısıyla bugün hadisleri ve hadis alimlerini tenkit ederek bazen hadislerin tamamını bazen de büyük bir bölümünü uydurma, zayıf ya da fonksiyonsuz görerek reddetme bahtsızlığını yaşayanlara kanaat verecek kadar çok tenkit vardır hadis ilmi  sahasında. Araştırmacı, hassas alimler, bu konuda gerekenleri yapmış, geriye çok fazla bir iş bırakmamışlardır. Allah hepsinden razı olsun.

Bu konuda Türkçe ya da Arapça yazılmış herhangi bir Hadis Tarihi kitabına bakıldığında, bahsettiğimiz bu konuların o eserlerde daha geniş işlendiği, yeteri kadar tarihi ve ilmî bilgi verildiği ve hadislerin Buhari ve Müslim dönemine (hicri 3. asra) kadar nasıl sağlam yollarla geldiği rahatlıkla görülecektir.  

[1] Bkz. Mehmet Efendioğlu, DİA, 40/267.

[2] Belâzûrî, Fütûhu’l-büldân, s. 453.

[3] Buhari, 2017.

[4] Ebu Davud, 3660.

[5] Ebu Davud, 3646.

[6] İbn Kuteybe, Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, 365.

[7] M. Hamidullah, el-Vesâiku’s-siyâsiyye, muhtelif sayfalar.

[8] Zehebî, Tezkiratü’l-huffaz, 1/10-11.

[9] Hatîb el-Bağdâdî, Takyîdü’l-ilm, s. 49.

[10] Zehebî, el-Münteka min minhâci’l-i’tidâl, 1/480.

[11] Suyutî, Tedrîbü’r-râvî, 2/143.